Sendikamızın avukatı Mürsel Ünder’in 21 Temmuz günü görülen Dilovası İşçi Katliamı davasının 3. duruşmasında hem davanın içeriği hem de mahkeme heyetine dair yaptığı beyanı kamuoyuna paylaşıyoruz.
Heyetiniz hakkında kendi aramızda konuşuyorduk. İlk duruşmaya katılamadım. Katılan arkadaşlar duruşma hazırlığınız, dosya hakimiyetiniz konusunda oldukça pozitif değerlendirmelerde bulundular. Temkinli konuşanlarda vardı ama ağırlıklı eğilim bu yöndeydi. Aileler de aynı şekilde.
Geldiğimiz aşamada bu düşünceleri darmadağın eden bir pratik izliyorsunuz. Fecaat bir tarzınız var. Tarzınız var mı yok mu onu da anlamıyorum. Neredeyse tüm meslektaşlar heyetinizin yürütme tarzının çok çok kötü olduğu konusunda artık hem fikiriz.
Bunun sebebi taleplerimizi kabul etmemeniz, istediğimiz şekilde yürütmeniz değil. Kendi içinde tutarlı dar biçimiyle de olsa hukuka mevzuata bağlı . Yargılama konusu olayın faillerini gücü ölçüsünde ortaya çıkarmaya çalışan bir profil çizdiniz. Ama bu profili çok erken dağıttınız. Sizi kanuni düzenlemeye göre desek olmuyor, kötü içtihatları takip ediyor desek olmuyor. Hukuki çerçeveden sizi anlamakta zorluk çekiyoruz artık. Bir güç ilişkisinin gölgesine mi girdiniz bunu bilmiyoruz ama böyle birşey varsa da buna izin vermemek için elimizden gelen tüm itirazları, değerlendirmeleri, karşı çıkışları yapacağımızdan kuşkunuz olmasın. Adalet istiyoruz, tüm sorumlular tespit edilsin, yargılansın ve gerekli cezaları alsın istiyoruz.
I. HUKUK, GÜÇ İLİŞKİLERİ VE BU YARGILAMANIN YÜRÜTÜLME BİÇİMİ
Biz hukuku, güç ilişkilerinden bağımsız ve onların üzerinde duran üstün bir ide olarak görmüyoruz. Tam aksine hukuk, bizzat güç ilişkilerinin bir parçasıdır. Hukuk teorisinde, ileri sürüldüğü gibi güçlü karşısında zayıfı kendiliğinden koruyan bir sistem olduğunu da düşünmüyoruz. Doğası gereği bunun böyle olması mümkün değildir.
Yargılama konusu dosyada işçi ile işveren arasındaki ilişkide zayıf olan işçilerin değil, güçlü olan işverenlerin korunduğunu düşünüyoruz. Yasanın tasarımı bunun aksini iddia edebilir. Ancak pratik hiçbir zaman bu şekilde işlememektedir. Koyduğu kurala bağlı kalma gereği duymayan, aynı kuralı kişiye, dosyaya ve güç ilişkilerine göre farklı biçimlerde yorumlayan bir yargı pratiğimiz var..
İş kazalarının %98’inin önlenebilir olduğu bilimsel olarak kabul edilmektedir. Sadece bu veriden hareket edildiğinde dahi, iş kazalarından kaynaklanan ceza yargılamalarının önemli bir kısmında işverenlere ve işveren temsilcilerine ciddi cezalar verilmesi gerekirdi. Böyle bir ceza pratiğinin iş kazalarının azaltılmasına önemli katkı sağlayacağı da açıktır.
Buna rağmen ülkemizde iş kazalarından kaynaklanan ceza davaları çoğu zaman gerçek bir ceza yargılaması ciddiyetiyle bile ele alınmamaktadır.
Bildik, basmakalıp ve standart kalıplarla yargılama yürütülmekte; dosyanın teknik, hukuki ve toplumsal özellikleri üzerinde yeterince durulmamaktadır.
Ceza yargıçlarının önemli bir kısmının iş kazası dosyasını nasıl yürüteceği, hangi delilleri toplaması gerektiği ve sorumluluk zincirini nasıl araştıracağı konusunda dahi yeterli bir bilgisinin olmadığı veya yaklaşım geliştirmediğini biliyoruz..
Biz buna her yerde sermayenin yargısı ve cezasızlık politikası diyoruz. “Sermayenin yargısı” dediğimizde yargı mensupları bundan rahatsızlık duyuyor. Oysa bu değerlendirmenin bir boyutu doğrudan hukuk politikasına ilişkindir. Burada kişisel olarak gocunulacak bir durum yok.
Ancak meselenin başka boyutları da var; Hâkim ve savcı bağımsızlığının esamesinin okunmadığı, savcıların ilgili başsavcılık uygun bulmadığı sürece adım dahi atamadığı, hâkim ve savcıların yürütme karşısında bağımsız bir yargı mensubu olmaktan çıkarak memurlaştırıldığı bir yargısal sistemde başka bir bağımlılık ilişkisi de doğmaktadır.
Ayrıca İktidarın veya kamu görevlilerinin muhatap gösterildiği veya taraf olduğu dosyalarda bağımsız davranma ihtimalinin ne kadar sınırlı olduğunu da biliyoruz.
Bir diğer mesele ise yargılamanın taraflarıyla kurulabilecek ekonomik, siyasi veya başka nitelikteki menfaat ilişkileridir. Ülkemiz yargı pratiğinin bu konuda da yüz kızartıcı örneklerle dolu olduğunu biliyoruz.
Biz her üç nedenle de bu uygulamaların tam karşısında konumlanıyoruz. Gücümüzü haklılığımızdan alıyoruz. Bu nedenle doğru bildiğimizi her zaman ve her yerde dile getiriyoruz. Ancak maalesef çoğu zaman haklı çıkmanın üzüntüsünü ve öfkesini yaşıyoruz.
Mahkeme heyetinin saydığımız bu ilişkilerin hangisinin içinde olup olmadığını bilmiyoruz. Biz sizlere, kanunun, sizde bulunduğunu iddia ettiği “bağımsızlık ve tarafsızlık” vasıflarına gerçekten sahipmişsiniz gibi davranıyoruz.
Bu yargılamada çok sayıda müdahale gördük ve görmeye devam ediyoruz. Buna rağmen bugüne kadar mahkeme heyetini doğrudan karşımıza almadık. İddialarımızı ileri sürdük, savunmalarımızı yaptık, taleplerde bulunduk ve bulunmaya devam edeceğiz.
Fakat yargılamanın ilerleyen aşamalarında sayın heyetin tutumunda önemli kırılmalar yaşandığını görüyoruz.
Bunların bir an önce sona ermesini istiyor ve talep ediyoruz.
Kanunen bağımsız ve tarafsız olduğunuz iddia ediliyor. Biz bu iddianın gereğinin yerine getirilmesini sonuna kadar takip edecek ve bunda ısrarcı olacağız.
Zayıfın haklarını koruduğunuz da iddia ediliyor. “Hâkimler kararlarıyla konuşur” deniliyor. Ne yazık ki bugüne kadar verilen bazı ara kararların söylediği şey, yargılamanın geldiği ve götürülmek istendiği yer bakımından hiç de hayırlı değildir.
II. DELİLLERİN GÖRMEZDEN GELİNMESİ VE YARGILAMANIN SINIRLANDIRILMASI
Tek bir banka hareketinin, tek bir baz istasyonu ortaklığının veya tek bir arama kaydının yüzlerce ceza dosyasında, mahkûmiyet için yeterli kabul edildiğini biliyoruz. Buna karşılık bu dosyada mahkeme adeta bir delil bombardımanına tutuyoruz. Sizi ikna edemiyoruz. Bir planınız var ve bir takviminiz var dümdüz gidiyorsunuz. Biz sizi etkilemeye çalışıyoruz tabiki. Bizim etkileme çabamız açık aleni ve kanundan kaynaklanan hakkımızı kullanmak şeklinde oluyor.
Banka kayıtları, HTS verileri, şirketler arasındaki ticari ilişkiler, ortak mali müşavirler, işçi beyanları, üretim zinciri ve para hareketleri ortaya koyduğu şeyi görmüyorsunuz, dikkate almıyorsunuz, yok sayıyorsunuz.
Buna rağmen bunların neden mahkemenin ilgisini çekmediğini anlamıyoruz.
Lider Kozmetik yetkilisini mahkeme huzurunda dinleyemedik. Soru soramadık. Mahkemenin kendi ara kararına aykırı biçimde talimat yoluyla ifade alınmasına rağmen bu uygulamaya karşı herhangi bir müdahalede bulunmadınız..
İddianame dışında kalan bir konuyla ilgilenmediğinizi söylüyorsanız, Rebul, Lider ve diğer şirketlerin yetkililerini neden dinliyorsunuz o zaman?
Seyyat Söyler’i keyfi olarak dinlemekten vazgeçtiniz. Hasbelkader beyanda bulunmuş . Okudunuz mahkemede. Şimdi bu tanığını koku vardı, çocuk işçi vardı vs bir sürü usulsüzlük var diyor. Bunların yargılamaya bir etkisi yok mu sayın başkan?
Yok eğer bu ilişkilerin araştırılması gerektiğini kabul ediyorsanız, o hâlde araştırma sonucunda ortaya çıkan verileri neden yargılamanın merkezine almıyorsunuz?
Ara kararlarla delil toplanmasına karar veriyorsunuz daha sonra bu deliller ne işe yarayacak anlamıyoruz. Gelen cevaplarda bulduklarınız, tespit ettiklerimizi yok sayıyorsunuz. Bizzat sizler aracılığıyla yargılama etkisizleşiyor., yargılamayı şeklen genişletip fiilen daraltıyorsunuz.
Siz tahliye kararı verdikten sonra adalet nöbeti başladı bu arada, kamu görevlileri için gelişme yoktu, şenlikle, alkışla tahliyeler gerçekleşti. Dün yapılan adalet nöbeti Türkiyenin 14 şehrinde gerçekleşti. Dilovası için adalet, herkes için adalet diyerek
III. ÜNAL ASLAN’IN SORUMLULUĞU VE VERDİĞİNİZ TAHLİYE KARARI
Gelelim Ünal Aslan’a.
Bu dosyanın en anlaşılmaz kararlarından biri Ünal Aslan hakkında verdiğiniz tahliye kararıdır.
Adam üç ay boyunca sözde iş sağlığı ve güvenliği hizmeti veriyor. İşverenle sözleşmesini sürdürüyor. Ama işyerine gitmiyor, işyerini görmüyor, çalışanları görmüyor, üretimi görmüyor, riskleri görmüyor.
Sonra çıkıp ne diyor?
“Ulaşamadım.”
“Telefonumu açmadılar.”
“Adres yanlıştı.”
“İşyerinde başka bir firma vardı.”
Siz de bunu ciddiye alıyorsunuz.
Bir müşteriyi kaybetmemek, üç aylık parasını da almak ve işverenle ilişkisini bozmamak adına kanunun kendisine yüklediği hiçbir görevi yerine getirmiyor. Çünkü herkes böyle yapıyor. Çünkü kimseye bir şey olmuyor. Çünkü Bakanlık denetlemiyor. Çünkü işveren hesap vermiyor.
Bir işçinin kolu kopmuş, gözü çıkmış, sakat kalmış veya ölmüş; bunlar mesele değil. Nasıl olsa hesap soran kimse yok.
Üç ay boyunca işyerine ulaşamadıysan Bakanlığa bildirdin mi?
İş sağlığı ve güvenliği hizmetini yürütemediğini kayıt altına aldın mı?
Çalışan temsilcisi var mı diye baktın mı?
Varsa çalışan temsilcisine bildirdin mi?
Sendika temsilcisi var mı diye araştırdın mı?
İşveren gerekli tedbirleri almıyorsa kanunun öngördüğü bildirim mekanizmasını işlettin mi?
Hiçbirini yapmadın.
Varsa yoksa işverenle iyi ilişki. Çünkü maaşını ondan alacaksın. İşverenle kötü olmamak lazım. Bakanlıktan da karışan eden yok. Ne güzel memleket.
Sayın heyet, 6331 sayılı Kanun’un 8. maddesinden haberiniz var mı?
“İş güvenliği uzmanı ve işyeri hekimi, iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin yürütülmesinden sorumlu profesyonellerdir. Görevlerini yerine getirirken işverene karşı bağımsız hareket etmek zorundadırlar.” diyor.
Kanun’un 8/2. maddesi de. “İşveren gerekli tedbirleri almıyorsa durum Bakanlığın yetkili birimine; varsa yetkili sendika temsilcisine, yoksa çalışan temsilcisine bildirilecek.”
“İşverene ulaşamadım” diye bir kurtuluş yolu yok.
Tam aksine, işverene ulaşamıyorsan, hizmet veremiyorsan, işyerini bulamıyorsan bunu kayıt altına alacak ve ilgili yerlere bildireceksin. Kanun tam da bunun için var.
İş Güvenliği Uzmanlarının Görev, Yetki, Sorumluluk ve Eğitimleri Hakkında Yönetmeliğin 9. maddesi de aynı sistemi kuruyor. İş güvenliği uzmanının işyerine ulaşamadığı anda sorumluluğunun sona erdiğini söylemiyor. Hizmet yürütülemiyorsa bunu kayıt altına almasını ve bildirim mekanizmasını işletmesini söylüyor.
Ünal Aslan yaklaşık üç ay boyunca ne yaptı?
İşyerini denetlemedi.
Gerçek adresi araştırmadı.
İşyerindeki üretimi görmedi.
Çalışanları görmedi.
Çocuk işçileri görmedi.
Yanıcı ve patlayıcı kimyasalları görmedi.
Risk değerlendirmesi yapmadı.
Acil durum planı hazırlamadı.
İş sağlığı ve güvenliği hizmetinin verilemediğini kayıt altına almadı.
Bakanlığa bildirmedi.
Çalışan temsilcisine bildirmedi.
Sonra “Ulaşamadım” dedi. Siz de onu tahliye ettiniz.
Neye dayanarak tahliye ettiniz?
İddianamenin kabulünden sonra ne değişti?
Hangi tanık sanığın lehine yeni bir şey söyledi?
Hangi belge geldi?
Hangi delil değişti?
Ünal Aslan’ın kusurunu azaltan hangi olgu ortaya çıktı?
Hiçbirini açıklamadınız.
Her yere yazdığınız aynı cümleyi yazdınız: “Suç vasfının değişme ihtimali.”
Neye göre değişecek?
Hangi yönde değişecek?
Hangi somut delil bunu gösteriyor?
Mahkeme kararları gerekçeli olur. Her dosyaya aynı cümleyi yazarak bu dosyayı yürütemezsiniz, izin vermeyiz buna.
En temel ceza hukuk genel dersine girmiş bir hukuk fakültesi öğrencisinin bile somut olgu göstermeden kurmayacağı bir cümleyle tahliye kararı verdiniz. İnsan biraz sıkılır. Bu dosyada adalet diye çırpınan insanlardan utanır. Dosyasına biraz daha özen gösterir. Kanuna bakar, yönetmeliğe bakar, içtihada bakar, somut delile bakar.
Ama siz bunların hiçbirini yapmadınız sayın heyet.
Bugün Ünal bey duruşma salonunda yok.
Üstelik tahliye kararından sonra sanık vekili, duruşma salonunda sanki bir maç kazanmış gibi el kol hareketleriyle sevinç gösterisi yaptı. Edep bu tür durumlarda hatırlanması gereken bir erdem. Bu da sizin için sorun olmadı.
Gariban bir müşteki, yoksul bir işçi yakını biraz sesini yükseltse hemen mahkemenin düzeni, yaptırım, disiplin, kanun devreye giriyor. Ama sanık vekili tahliye kararı verdiğinizde el kol hareketleriyle seviniyor, bu sorun olmuyor.
IV. GÜVEN DEMİRBAŞ, BİNA MALİKLERİ VE VARESTE KARARLARINIZ
Gelelim Güven Demirbaş’a.
Adam daha fazla kira almak için neredeyse kartondan bina yapmış.
Kaçak kat var.
Yıkım kararı var.
Ruhsat yok.
Kullanım izni yok.
Yangın merdiveni yok.
Yangın güvenliği yok.
Elektrik tesisatının güvenli değil, amaca uygun değil
Dış cephe ve yapı malzemeleri mevzuata aykırı.Sac panelle kaplanmış
Yanıcı ve patlayıcı kimyasallarla üretim yapılıyor.
Binada cam yok cam
Havalandırma yok, ışık yok
İnsanları kafese kapatmışlar resmen.
• Bomba imalatı yapsanız pek bi farkı yok bu işyerinden
Cimere defalarca şikayet var.
Konut alanına işyeri yapıyor
Bu da yetmiyor. Organize Sanayi Bölgesi’nde ve özel güvenli bölgede yapılması gereken “2.sınıf işyerini” belediyeden bağlantı bularak 3.sınıf gibi gösteriyor. İşler tıkır tıkır ilerliyor.
Güven Demirbaş bütün bunların yaşandığı binayı kiraya veriyor ve kira almaya devam ediyor.
Siz ne yapıyorsunuz?
Güven Demirbaş’ı tahliye ediyorsunuz.
Kamu görevlilerini taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet verme suçlamasıyla tutuklama kararı veriliyor ama bu binayı bu hâle getiren, bilinçli taksirle yargılanan, kiraya veren, kira gelirini alan maliki serbest bırakıyorsunuz.
Bunun tutarlı bir açıklaması var mı?
Bina sahibi kaçak ve ruhsatsız bölümleri bilmiyor muydu?
Yıkım kararını bilmiyor muydu?
Binada üretim yapıldığını bilmiyor muydu?
Yangın merdiveni olmadığını bilmiyor muydu?
Bina güvenliğine ilişkin hiçbir önlem alınmadığını bilmiyor muydu?
Elektrik tesisatının bu üretime uygun olup olmadığını bilmiyor muydu?
Sözleşmeye aykırı kullanım olduğunu bilmiyor muydu?
Cam olup olmadığını, sac panel olup olmadığını bilmiyor muydu?
Bütün bunları bilmiyorsa bina sahibi olarak neyi biliyordu?
Kira gününü mü?
Bu kusurlar yalnızca özel hukuk anlamında kira veren sorumluluğu değildir. Yedi kişinin öldüğü bir olayda cezai sorumluluk doğuran ihmallerdir.
Binanın yıkım kararı bulunmasına rağmen kullanımına devam edilmesine izin verilmesi, hiçbir güvenlik önlemi alınmaksızın kiraya verilmesi ve tehlikeli faaliyetten kira geliri elde edilmeye devam edilmesi sıradan bir kira ilişkisi değildir.
ne olduğunu bilmiyordum hikayesi ; 18.08.2023 teslim 01.01.2024 tarihli kira sözleşmesinde kiralananın cinsi : depo + ofis + işyeri olarak görünüyor.
Bunun dışında hukukun genel ilkelerinden birisini atlıyorsunuz, herkes iddiasını ispatla mükelleftir. Var mı bir delil. Yok.
“Bu masrafları kiracı yapacaktı sorumluluk bana ait değil diyerek de kurtulamazsınız.” Kira sözleşmesine bakın böyle bir hüküm yok. Dosyada bu iddiayı destekleyen bir beyan yok. Bir delil yok.
Hadi yangın merdivenini o yapacaktı, elektrik tesisatını o döşeyecekti. Ya sen kartondan bina yapmışsın. Bunun betonarmesini de mi kiracı yapacaktı. Ayrıca şunu sormazlar mı? Hani bunun delili? Delil melil yok. Size göre sanık beyanı yeterli?
Hadi bunu da geçelim doğru kabul edelim. Kaç yıl oldu kiraya vereli. Hiç mi bir ihtar çekmezsin, “sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmiyorsun. Benim binamı riske atıyorsun” diye. Onlar için, İnsan önemli değil biliyoruz. Binanı güvenceye al. Bu da yok. Peki sorun mu sizin için? Değil tabiki.
Buna rağmen Güven Demirbaş’ı tahliye ettiniz.
Sonra yeni malikler geliyor. Yıldırım ailesi binayı satın alıyor. Peki neyi değiştiriyorlar?
Yangın merdiveni mi yaptırıyorlar?
Hayır.
Bina güvenliğini mi sağlıyorlar?
Hayır.
Elektrik tesisatını mı yeniliyorlar?
Hayır.
Mevzuata aykırı dış cepheyi ve yapı sistemini mi düzeltiyorlar?
Hayır.
Binanın nasıl kullanıldığını mı denetliyorlar?
Hayır.
Sözleşmeye aykırı kullanıma mı müdahale ediyorlar?
Hayır.
Ne yapıyorlar?
Kira ilişkisine devam ediyorlar.
Eski malikin kusuru taşınmazın satılmasıyla buharlaşmıyor. Yeni malik devam eden tehlikeyi devralıyor, bu tehlikeyi ortadan kaldırmıyor ve bundan ekonomik menfaat elde etmeye devam ediyor.
Buna rağmen Yıldırım ailesinin vareste tutulma talebini kabul ediyorsunuz.
Haklarında birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçlaması devam ediyor. Ama siz duruşmaya katılmalarını gereksiz görüyorsunuz.
Sanıklar SEGBİS’le bağlandıkları yerde geçen duruşma gördük, yaşadık hep beraber, duruşmadan çıkıyorlar, adliyede takılıyorlar, sonra “Duruşmaya gelmekten sıkıldık, vareste tutulalım” diyorlar. Siz de bunu da ciddiye alıyorsunuz. Böyle rezillik olur mu? Mahkemeye saygıyı, saygısızlığı buralarda arayacaksınız.
Yedi insanın öldüğü bir dosyada sanıkların duruşmadan sıkıldıklarını söylemeleri bile başlı başına yargılamaya ve ölenlere karşı nasıl bir tutum içinde olduklarını gösteriyor.
Ama sizler için sorun değil.
Sanık paşalarımız duruşmada sıkılıyor.
Dışarı çıkıyor.
Adliyede geziyor.
Sonra vareste tutulmak istiyor.
Siz de kabul ediyorsunuz.
Ya hiç mi rahatsızlık duymuyor sunuz?
Neye sebep olduğunuzun farkında değil misiniz?
Sanığın duruşmada bulunması yalnızca usulî bir formalite değildir. Ailelerin, müştekilerin ve vekillerin sanığa doğrudan soru sorma hakkı vardır. Sanığın tavrını görme hakkı vardır. Sanığın anlatımını doğrudan değerlendirme hakkı vardır.
Siz bu hakkı da kolaylıkla ortadan kaldırıyorsunuz.
Bir de Güven Demirbaş ile belediye içindeki fiilî ilişkiler meselesi var.
Bu kadar cüretkâr ve sistematik hukuksuzluk nasıl yıllarca sürdürülebilir?
Nasıl olur da hiç kimse müdahale etmez?
Nasıl olur da tek bir kamu görevlisi çıkıp “Bu bina yıkım kararlı, bu işyeri ruhsatsız, burada çocuklar çalışıyor, yanıcı ve patlayıcı kimyasallarla üretim yapılıyor” demez?
Bütün bunları düşündüğümüzde Dilovası’nda, Güven Demirbaş’ın belediye içindeki fiilî ortağı veya koruyucu ilişkileri olduğuna ilişkin anlatımlar aklımıza geliyor.
Toplum gerçek güç ilişkilerini çok iyi görüyor. Hukukun kime, hangi durumda ve nasıl uygulandığını biliyor.
Şimdi bunları söylediğimizde “Konu dışı” diyeceksiniz.
Bina sahibinin belediye içindeki ilişkileri, yıkım kararının neden uygulanmadığını, ruhsat işlemlerinin nasıl yürüdüğünü ve denetimlerin neden sonuçsuz kaldığını açıklayabilecek niteliktedir.
Telefon kayıtları var mı?
HTS ortaklıkları var mı?
Mesajlaşmalar var mı?
Para hareketleri var mı?
Ruhsat işlemleri sırasında kim kimle görüştü?
Yıkım kararının uygulanmaması için kim müdahale etti?
Bunları araştırmanız gerekirken bina sahibini tahliye ediyor, yeni malikleri duruşmadan vareste tutuyorsunuz.
Sonra biz yargılamanın nereye götürüldüğünü sorduğumuzda rahatsız oluyorsunuz.
V. ALİ OSMAN AKAT’IN SAVUNMALARI VE GÜÇ İLİŞKİLERİ ÜZERİNDEN KURDUĞU DİL
Ali Osman Akat duruşmada bir “balina” hikâyesi anlattı. Bunun narsistik bir tarafı olduğu açık. Ama bunu sadece kişilik gösterisi olarak görmemek lazım.
Adam sizlere kendisini anlatmıyor yalnızca. Sizlere gücünü göstermeye çalışıyor.
Kendisini birtakım güç ilişkilerinin içinde bulunan, dokunulmaz, müdahale edilemez biri gibi göstermeye çalışıyor. Sizin üzerinizde “kudretli adam” havası yaratıp baskı kurmaya çalışıyor. Üstü kapalı şekilde “Bana dokunamazsınız” diyor.
Mahkeme bu güç ilişkilerinden etkilenir mi, ne derece etkilenir, bunu bilemeyiz. Bunu zaman gösterecek.
Ama Ali Osman’ın atladığı bir şey var. Mahkeme heyeti bu güç ilişkilerinin bir parçası olsa bile sistem böyle çalışmaz. Bu işler duruşma salonunda “Ben balinayım” diyerek olmaz. Bunları kapalı kapılar arkasında yürütmen gerekir.
Duruşma salonunda balina olduğunu anlatmak güç gösterisi değil, çaresizliğinin göstergesidir.
Asıl mesele şu: Ali Osman Akat’ın Ravive Kozmetik ile kurduğu mali ve fiilî ilişkiyi neden ısrarla incelemiyorsunuz?
Yada Banka kayıtlarını neden istiyorsunuz?
HTS kayıtlarını neden getirtiyorsunuz?
Ticari ilişkileri neden araştırıyorsunuz?
Ne işinize yarayacak bunlar?
Bizi de boşuna yormayın. Daha doğrudan davranın, daha gerçek davranın. “Mış” gibi yapmayın. Ama o zaman da eleştirilince, biz bunları açıkça söyleyince gücenmeyeceksiniz.
Ravive Kozmetik’in gelirlerinin İsmail Oransal üzerinden belirli aralıklarla Ali Osman Akat’a veya onun kontrolündeki şirketlere aktarılıp aktarılmadığını ayrıntılı biçimde incelemek zorundasınız.
Ama dostlar alışverişte görsün diye birkaç işlem yapıyorsunuz.
Devamı nerede?
Devamı yok.
Burada araştırılan şey sıradan bir ticari ilişki değil.
Ravive Kozmetik’in gerçek gelir merkezi kim?
Gerçek yöneticisi kim?
Fiilî ekonomik hâkimi kim?
Şirketin görünen ortakları ve yetkilileri dışında üretimden ve gelirden gerçek anlamda yararlanan kim?
Biz bunları soruyoruz.
Ali Osman Akat’ın şirketleriyle Ravive arasındaki ticaretin büyüklüğünü ortaya koyuyoruz. Aynı mali müşaviri gösteriyoruz. İsmail Oransal’ın Lactone’daki konumunu gösteriyoruz. Olay günü Gökberk Güngör’ü neden aradığını soruyoruz. Ravive ile Lykke arasındaki ilişkiyi nereden bildiğini soruyoruz.
Ama siz bunların etrafında dolaşıyorsunuz.
Tek bir banka hareketi başka dosyalarda insanları yıllarca hapse göndermeye yetiyor. Burada milyonlarca liralık ticaret, aynı şirket ağı, aynı mali müşavir, aile ilişkisi, sürekli para akışı ve olay günündeki telefon görüşmesi var.
Yine de ilginizi çekmiyor.
Neden?
Çünkü Ali Osman Akat iddianamede yalnızca suçluyu kayırma suçundan sanık mı?
Peki o zaman topladığınız bu deliller ne işe yarayacak?
İddianame dışına çıkmayacaksanız neden topluyorsunuz?
Çıkacaksanız neden gereğini yapmıyorsunuz?
Yargılamayı şeklen genişletip fiilen daraltmanızın en açık örneklerinden biri de bu.
VII. KAMU GÖREVLİLERİNE İLİŞKİN EKSİK YARGILAMA
Kamu görevlileri hakkında düzenlenen iddianamede yalnızca Dilovası Belediyesi görevlilerinden sınırlı olarak (7 kişinin) sanık yapılması kabul edilebilir değil.
İddianame iade edilmelidir.
Dosyada onlarca CİMER şikâyeti var.
SGK’ya şikâyet var.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına şikâyet var.
İş Teftiş Kuruluna şikâyet var.
Kocaeli Büyükşehir Belediyesine şikâyet var.
İtfaiye Daire Başkanlığına şikâyet var.
Valiliğe ve Kaymakamlığa bildirim var.
Biz 34 kamu görevlisi hakkında suç duyurusunda bulunduk. Hangi kurumun hangi yetki ve sorumluluğu bulunduğunu da açıkladık.
İnsan en azından zahmet eder.
Kim şikâyeti ne zaman aldı?
Hangi kuruma gönderdi?
Kim denetim yapmakla görevliydi?
Kim hiçbir şey yapmadı?
Kim sorumluluğu başka kuruma attı?
Bunları araştırır.
Ama kamu görevlileri soruşturması mülkiye müfettişi raporuyla sınırlandırıldı. Bilirkişi raporu mülkiye müfettişi raporunu takip etti. İddianame de bilirkişi raporunu tekrar etti.
Mülkiye müfettişi kimi gösterdiyse bilirkişi onu kusurlu buldu. Bilirkişi kimi kusurlu bulduysa savcı onun hakkında iddianame düzenledi.
Buna soruşturma denmez.
Dilovası Belediyesi dışında hiçbir kamu görevlisinin sorumlu bulunmaması dosyanın kapsamıyla da hayatın olağan akışıyla da bağdaşmıyor. İddianameyi iade etmeniz gerekir yada iade etmeliydiniz. Niye İŞKUR il müdürü açığa alındı, niye SGK il müdürü açığa alındı, niye CİMER sorumlusu açığa alındı ve ne değişti bu kişilerin sorumluluğu buharlaştı.
VIII. KIRMIZI PAZARTESİ
Dilovası işçi katliamı, Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi bir olaydır.
Cinayeti herkes biliyordu.
Herkes görüyordu.
Önlemek isteyenlerin gücü ve yetkisi yoktu.
Gücü ve yetkisi olanların ise umurunda değildi.
Çünkü bu ranttan, bu sömürü düzeninden doğrudan veya dolaylı biçimde menfaat elde ediyorlardı.
Yoksullar, işçiler ve mahalle sakinleri CİMER’e şikâyet etti.
Belediyeye dilekçe verdi.
Kokuyu söyledi.
Gürültüyü söyledi.
Ruhsatsızlığı söyledi.
Tehlikeli üretimi söyledi.
Gücü yetenler oradan uzak durmaya çalıştı.
Başka seçeneği olmayanlar ise ölüm düzeninin dişlileri arasına kendilerini atmak zorunda kaldı.
Şimdi bunları söylediğimizde “Konu dışı” deyip kapatmamızı isteyeceksiniz değil mi?
Ama bunlar konu dışı değil.
Dosyanın tam merkezidir.
Biz sizden örnek bir karar beklemiyoruz.
İşinizi kusursuz yapmanızı da beklemiyoruz.
Hukukun kırıntısını uygulayın, yeter.
Hukukun kırıntısı uygulandığında bile bu sanıkların hiçbirinin kurtuluşu olmaz.Üstelik en az bu kadar kişinin daha sorumluluğunun araştırılması ve yargılanmasının önü açılır.
Bizim istediğimiz bu.
Tüm sorumlular ortaya çıkarılsın.
Gücü olanlar, parası olanlar, siyasi ve bürokratik ilişkileri bulunanlar korunmasın.
Yedi işçinin ölümünün sorumluluğu birkaç görünür sanığın üzerine bırakılıp gerçek organizasyon gizlenmesin.
Bu yargılamayı şeklen yürütmeyin.
Gerçekten yargılama yapın.
VI. DİJİTAL MATERYALLERİN ŞİFRELERİNİN VERİLMEMESİ
İsmail Oransal ile Altay Ali Oransal, duruşma sonrasında bilgisayar ve telefon şifrelerini vermekten vazgeçtiklerine ilişkin dilekçe sunmuşlar. Bu kararlarını değiştirmelerinin sebeplerinden birirsinin de heyetin dosya yürütme tarzı olduğunu düşünüyorum.
Gerekçeleri “eşleriyle özel yazışmaları, aile hayatına ilişkin fotoğrafları ve kişisel verileri bulunduğu” imiş; ayrıca “bunların basına veya sosyal medyaya yansıyabileceğinden endişe ettiklerini söylüyorlar.” sanki daha önce kimsenin bilgisayarı telefonu incelenmemiş gibi, sanki buna dair bir düzenleme yokmuş gibi.
Özel hayat elbette önemlidir. Kişisel veriler elbette korunmalıdır.
Ama özel hayat kaygısı dijital incelemeyi tamamen engellemenin gerekçesi olamaz.
Sizin ara kararınız açık:
“Yargılama konusu suça ilişkin mesajlaşma ve iletişim kaydı, fotoğraf, video ve benzeri kayıtların bulunup bulunmadığının tespitine yönelik inceleme.”
Bütün özel hayat dosyaya konulacak diye bir karar vermediniz.
İncelemeyi bilirkişi yapacak.
Bilirkişi olayla ilgili tarih aralığına, kişilere, iletişimlere, dosyalara ve anahtar kelimelere bakacak.
Yargılama konusu ile ilgisiz özel yazışmaları dosyaya sunmayacak.
Dolayısıyla “Özel hayatım var, şifreyi vermiyorum” savunması “vermek istemiyorum”un kibarca ifadesidir.
Burada yapılması gereken, incelemeyi olayla ilgili alanla sınırlandırmak ve ilgisiz kişisel verileri ayırmaktır. İncelemeyi tümden engellemek değil.
Şifrelerin bilinçli olarak verilmemesi, suçla ilgili dijital materyallere ulaşılmasının engellenmesi ve delillerin karartılması ihtimali bakımından değerlendirilmelidir.
Siz bunu da sıradan bir dilekçe gibi geçiştiremezsiniz.
Çünkü daha önce delillerin gizlendiğine ilişkin ciddi iddialar var. Şirket ilişkileri, mesajlaşmalar, üretim talimatları, para hareketleri ve olay sonrasındaki temaslar dijital materyallerde bulunabilir. Sanık önce şifreyi vereceğini söylüyor, sonra vazgeçiyor. Bunun üzerinde de durmanız gerekiyor.




